Sanırım ve eminim ki, gerçek tevazu ve vakarla yaşayan insanlar, karşılarında sadece insan gören kişiler değiller. Onlar kıyamdayken, muhabbet içinde oldukları şeyin derin farkındalığında olan ulu kişiler. O yüzden bu insanlar ne kadar tevazu ve vakar halindeyse, bütün mevcudat da onlar karşısında aynı muhabbet içerisinde tevazu ve vakar içinde oluyor.
"Huy çıkmazmış." Öyle bir çıkar ki, bir biyopsiye bakar — olursun melaike. Din, değişmemiz için geldi. Kendi içsel devrimimizi yapmanın zamanı gelmedi mi? Böyle sefil yaşanır mı? Bak aynaya artık. Popüler bir söz oldu: "Sevgi içimizde." Hakikaten orada. Ama onun için adım atman lazım. Orası mert, cesur insanların diyarı, er meydanı.
Sen olmasan ne olacak? Hayat devam edecek tabii... Nasıl senden önce devam ediyorsa, aradan sen çıkınca da gayet güzel devam edecek.
Ah dünya, bitmeyen istekler çeşmesinde boğulmak için yaratıldık sanki. Gittikçe maddi dünyanın sahte yalnızlığında kayboluyoruz. Her an değersizlik ve yetersizlik içerisinde boğulmayı bekleyen mahkûmlar gibi yargılanıyoruz sosyal çevremizin hâkimleri karşısında.
Ya ben de yürüdüğüm bu yolda iddia ettiğim gibi dosdoğru mu gidiyorum yoksa bu saydığım rahatsızlıklar içinde olan insanlar gibi mi gözüküyorum? Çünkü bunlar bir yere gitmiyorlar, gidiyormuş gibi yapıp türlü sebeplerden sanki yürüyen merdiven tersine giden ama sürekli aynı yerde kalan varlıklar mıyız?
İnançlı olmak gerçekten zordur. Eğer üzerine tefekkür etmeye ve samimi olmaya kalkarsan, lafla değil, hayatında yaşaman gereken bir gerçekliğe dönüşür. Bunu kabul etmek gerekir küçük prenses.
Geldim, bozkır kokan eteğine… Önce dökülen yemişlerden verdin bana. Baktım şöyle… Titrek ve ölçmeye kudretimin yetmediği yüceliğine… Biliyordum, yükseklerde hiçbir şey yetişmez. Neyle doyuracaktın beni?
Sen hiçbir hastayı ziyaret ettin mi, nasılsın diye sordun mu? Muhtaç birine dokundun mu, susuz bir canlıya su verdin mi? İlme ihtiyaç duyan bir talip olana ilmini paylaştın mı?
Bazen anlamsızca hassaslaşırız; sebebi nedendir, bilemeyiz çoğu zaman. Aslına bakarsak bunu pek düşünemeyiz de. Marifetten saydığımız da çok olmuştur malum; hassaslık, şu zamanda çok kıymetli bir hal göstergesi değil mi, küçük prenses?
“Yâ Râb zî dû kevn biniyâzem gerdân, Ez efser-i fakr ser-efrâzem gerdân” (“Ey Allah’ım! Beni iki dünyada da muhtaç etme. Yokluk tacı ile başımı yücelt.”)
Prens ve prenseslerin işi de zor hakikaten. Sana kral ve kraliçe dışında pek kimse bir şey diyemez, dominant bir eşe denk gelmediğin sürece. Bunlardaki problem, her istediklerinin genelde olması.
Malum, hayat bilgi çağı. Çabucak ulaşabiliyoruz elhamdülillah, ne kadar şükretsek az. Rabbim teknolojinin kolaylığı vesilesiyle yağdırıyor. Çabuk ulaşıyoruz da ne oluyor sorusu: Ne işimize yarıyor bu kadar şey? Her şey hakkında konuşan gevezelere döndük.
Başımıza gelen hadiseleri küçük bir test gibi düşün istersen, büyük bir test ya da imtihan. Her ne olursa olsun, bizim bir şeyleri anlayıp keşfetmemiz için büyük bir fırsat gibi bak. Yoksa kolaya kaçarak yarattığın başka bir acınası kahraman için değil.
"Kirlenmek güzeldir" diye bir reklam sloganı vardı. Kulağa, kontrolcü ve temkinli ya da sürekli iyi görünmek gibi alışkanlıklarınız varsa pek de hoş gelmeyebilir. Ancak bu tutumun sizi sürekli gergin ve huzursuz bıraktığını düşününce, hayatı bu şekilde yaşamak yerine kendinizi biraz rahat bırakıp "kirlenmek" gerçekten de güzel olabilir.
“Nerdesin, ben neredeyim? Neden bu kadar uzak düştük? Hep oradaydım, görmeyip kafanı çevirdin. Sana fırsat verdim; hep başın ağrıdı ve öfkeliydin, halsizdin ve başka şeylere zaman harcadın vakit geçsin diye. Kulağında ‘ben’ diyorsun ezanı beklerken. Halbuki miden de ve eski alışkanlıklarına döneceğin anı beklemekte.”
Belki de samimi olmayı yanlış anlıyorum; olamaz mı ? Bal gibi olur ya da karşı taraf bunun ne olduğunu bilemez. Sen, ona içten, paylaşımlı olarak yaklaştığında, karşı taraf bunun tam anlamını kavrayamadığı için, senin gibi duygularını döktüğünde kendinden bir şeyler açık ettiğine inanır ve bu durumu örtbas edecek, adeta üstüne geçecek bilgi peşine düşer.