UNUTULMUŞ DEFTER
UNUTULMUŞ DEFTER
SERKANT DERVİŞOĞLU
Bugün bir defter geçti elime. Aslında o defter geçen sene doğum günümde verilmişti. Kütüphaneye koymuştum, duruyordu. Öylece zihinsel yolculuğum esnasında kütüphaneye bakıyordum; adeta bir yardım çağrısı gibi, belki de çare arayışı hissiyatında kutsal metinlere bakmanın bir ilhamı olur diye…
İnsan kimden yardım dileyebilir ki? Elbette cevabı çoktur, amenna. Kendi hâlimce en güvendiklerimin eserlerine bakıyordum. Zahiren yaşamasalar da ruhaniyetlerinin tesiri kıyamete kadar tecelli edecek, hamdolsun. Nasıl bir şükran borcu, anlatamam. O ululara hayır duası bile dilemek hadsizlik gibi geliyor; sadece hayranlık duygusu oluşuyor.
Tefe'ül yapılır; geleneğimiz içinde çokça yapılan bir ritüeldir. Kitabın içinden bir sayfa açar, ilk üç mısra ya da devamı şeklinde okursun. İran’da bu gelenek sokakta bile yaşıyor. En çok Tefe'ül yapılan kişilerden biri Hafız-ı Şirazi, sonra Hz. Mevlânâ gelir. Kartpostallar şeklinde yolda satan amca ve teyzelere denk gelebilirsin. Bizim topraklarımızda da çok yaygındır; Kur’an-ı Kerim açılıp bakılır. Hatta Kanuni Sultan Süleyman’ın babası, o doğduğunda Kur’an-ı Kerim’den bir sayfa açar; “İnnehu min Süleymane” (O mektup Süleyman’dandır), Neml 30. ayeti denk gelince adını Süleyman koyarlar.
Sizin en çok muhabbet duyduğunuz, kutsiyet atfettiğiniz esere salih niyetle, yol gösterici olarak açılan sayfa; ayet ya da beyit, temiz bir kalbe cevap verir. Çok defa denenmiş ve muazzam cevaplar alınmıştır. Alınmaya da devam ediyor, çok şükür.
Sanırım o safiyet ve muhabbet çok önemli. Güven duyduğunuz metnin sahibine karşı derin sevgi ve güven, bir şekilde bağ kurmanıza sebep oluyor ve hayatınız değişiyor. Yaman Dede, öğrencileri ile mektuplaşırken bir öğrencisine Mesnevi okumalarını ve bırakmamalarını söylemiş; “Belki bir şey olmaz ama hayatınızda mahvolmaz” diye nasihat etmiş. Bir şekilde eser sahibiyle bağ kurarak sizi bir yerden bir yere taşıyan kaptan gibi, tatlı, huzurlu ve emin bir yolculuğa çıkartmasına şahitlik ediyorsunuz.
Elbette bunu çocuk oyuncağı bir fal gibi demek istemiyorum; o niyetle yazmadım. Bunu haddi aşmadan yapalım. Temiz bir niyet ve cevaplanmayı bekleyen bir hâl ve dert ile niyet etmek çok önemli. Hatta eskiler şöyle niyet eder:
“Ey Hz. Mevlânâ! Ben bir sır istiyorum. Bize bakmaktasın. Sen ise bütün sırları açıklıyorsun.” diyerek niyet edilir.
Şimdi bu niyetle kütüphaneye bakıyordum, dedim; lafı uzattım, helal edin, paylaşmak istedim. Bir dönüşüm içerisinden geçiyoruz ve Kutsal Ramazan ayına girmenin muazzam hissiyatı içerisindeyiz. Derdi yemek olanlardan değil; derdi arınıp vuslata vasıl olmak olanların arasında olalım diye girdiğimiz bir ay. Bir şeylerin bünyede altüst olduğu; hem maddi hem manevi bir dönüşüm olan bir ibadet. Aslına bakılırsa çok çarpıcı bir ay; bir anda elinizde ne var ne yok alınmış, şaşkın ördek gibi kaldığınız bir hâl. Yaptığınız koca bir on bir ayın alışkanlığı bir anda değişiyor. Kademe kademe yükselen ve idrak isteyen bir ibadet.
Sanrılar bile görürsünüz. Sigara çok içen biri camideki sütunları sigara gibi görebilir. Hiç konuşmadığınız kadar yemek konuşurken bulursunuz kendinizi. Sosyal medya algoritmalarının da sürekli önünüze yemek videoları çıkarması cabası. Peki nasıl arınacağız, değil mi? Bir anda boş vaktinizin ne kadar çok olduğunu fark ediyorsunuz. Kendinizi oyalayacak şeylerden zorunlu olarak el etek çekince, kendimizi daha fazla sosyal medyada görüyoruz. Kutsal ayda kendini bulacağım diyen insanın telefonda kaybolması üzücü değil mi? Anlıyorum; elindeki alan bu. Ama zaten elindekiler sana ait olmayan ve geçici şeyler.
Kütüphaneye bakıyordum; telefona bakmayayım diye. Çare için kitaplara, sevdiğim, yolundan gittiğim, bu âlemde itibarım varsa sebebi olanların adeta yüzlerine bakıyordum. Sonra bahsettiğim hediye defteri gördüm. Bomboş duruyordu. Gözüme çarptı, elime aldım. Canım yandı, hüzünlendim, gözlerim doldu küçük bir çocuk gibi. O boşluk duygusu… Kendime ait yazılmamış sayfalar, sağa sola serpilmiş hâllerim; ama orada yoktular. Bir sürü sıfatımız var ama bana ait bir şey yok, Küçük Prens.
Daha da hüzünlendim.
Elim yandı; adeta bir bardak kaynar çay dökülmüş gibi. “Oraya neden bir şeyler yazmadın?” diye… Derin bir sessizlik oluştu. Şelalelerden gelen suyun sesini duyuyordum. “Oraya gideyim, belki bir yardımı olur,” diye düşündüm. Güzelim doğanın içinde başladım yolculuğa; benimle beraber hayal edebilirsiniz. Bir çeşit hicret gibi. Ayaklarıma nemli otlar sürünürken paçalarım ıslandı. Mis gibi kokuyor, kuşlar ötüyordu. Normalde korkardım, Küçük Prens; ormanda bu şekilde yürümeye. Güzel renkli taşlar, kayalar, sular ve türlü türlü çiçekler… Hz. Mevlânâ’nın şiirlerindeki bahar metaforundakiler gibi.
Yukarı doğru tırmanıyorum. Suyun şiddeti arttı, sesi daha da gürleşmeye başladı. Gökyüzü de gözüküyordu; bir gün doğumu sanki. Nihayetinde kocaman bir şelaleye kavuşmuştum. Büyük bir gölet, kayalar, masmavi gökyüzü… Suyun o büyük kayalara düşüşündeki uğultu içimi titretiyordu.
İçimdeki bu hâl ve sarsıcı durumla bakınca, defterin yazılmayı beklemeye tahammülü yok artık. Oruç gibi Allah’ın aydınlatıcı ibadeti sayesinde gidenlere üzülmek anlamsız ve ahlaksızca geliyor. Temiz sayfaya ne yazmak gerekiyorsa artık onları dile getirmeli ve keşfetmeli. Yazmak keşfetmektir. İhlaslı bir şekilde yazılan her cümle sana deva olacaktır. Seni bir yerden bir yere taşıyacaktır.
O zaman belki o an geldiğinde niyet edip kendini açıp kendine Tefe'ül yaparsın.











Yorumlar