YABANCI ÖZGÜRLÜK
YABANCI ÖZGÜRLÜK
HATİCE FAHRUNNİSA
Değişim kapıyı çaldığında, çoğunlukla bir misafir gibi hemen hüsn-ü kabul görmez. Aksine evine izinsiz girilmiş bir ev sahibinin tedirginliğiyle karşılanır. Çünkü insan zihni ne kadar huzursuz olursa olsun bildiği cehennemi, henüz adını koyamadığı bir cennete tercih etmeye meyillidir.
Değişime gösterdiğimiz o katı direnç, özünde bir kötülükten ya da tembellikten değil de varlığımızı koruma çabasından, yani zihnin sığınacak güvenli bir liman arayışından doğar. Kendilik bilinci yolculuğunda insanın kendiyle yüzleştiği en keskin viraj da tam burada belirir.
” Neden bir yanımız iyileşmeyi, yenilenmeyi bu kadar çok isterken, diğer yanımız görünmez zincirlerle olduğumuz yere çakılı kalır?”
İnsan ruhu bir anda kabuk değiştiremez elbette. Dönüşüm eşiğine geldiğinde zihin kendi iç savunma mekanizmalarını örtük bir sırayla devreye sokar. Bu sürecin ilk durağı, çoğunlukla aşinalığa sığınma ve durumu inkar etme halidir. Değişimin gerekliliği ayan beyan ortadayken bile kişi gerçeğin üzerini örter.
Senelerdir enerjisini tüketen, içindeki neşeyi emen bir işte çalışan birini düşünün. İçten içe tükendiğini bilir ama kendisini "Piyasa şartları kötü, en azından düzenim belli, herkes benzer sıkıntıları çekiyor" diyerek ikna eder. Burada direnen şey aslında işin kendisi değildir. Belirsizliğin getirdiği o tekinsiz korkudur. Zihin, bildiği huzursuzluğu bilinmeyenin ihtimaline satmak istemez.
Hemen ardından rasyonelleştirme ve mazeret üretme safhası gelir. İnkar duvarı hafifçe çatlamaya başladığında zihin daha sofistike bir savunma kurar. Mantıklı görünen bahaneler sıralanarak eylemsizlik meşrulaştırılır.
İletişiminde sürekli çatışma yaşayan ve kendi öfke kontrolü üzerine çalışması gerektiğini bilen birinin, "Ben aslında çok sakinim ama insanlar beni tahrik ediyor, şu yoğun dönemi bir atlatayım bakacağım" demesi tam olarak böyledir. Sorumluluğu dışarıya atarak kendi iç dünyasındaki dönüşüm ihtiyacı ertelenir, yüzleşme geciktirilir.
Direncin en ağır fakat en şifalı durağı ise örtük bir kayıp hissiyle gelen yas ve belirsizlik kaygısıdır. Her değişim, içinde küçük bir vedayı barındırır. Yeni bir tutuma, yeni bir yaşam biçimine geçerken eski kimliğimizin bir parçasını geride bırakırız. Yıllarca etrafındaki herkesin her talebine "evet" diyerek kendi sınırlarını çiğnetmiş bir insanın "hayır" demeyi öğrenme süreci buna güzel bir örnek olabilir.
Sınır koymaya başladığında yoğun bir suçluluk hissedebilir. Çünkü "iyi, uyumlu ve idare eden insan" imajını kaybetme korkusu yaşar. Zihin "Yeni halimle kabul görecek miyim?" sorusuyla bocalar ve eski sahte kabulün konforunu özler.
Son olarak zihin son bir gayretle eski alışkanlıklar ile yeni tutum arasında bir pazarlığa girişir. Tam bir dönüşüm yerine yüzeysel düzenlemelerle idare etmek ister. Ancak bu bocalama eşiği cesaretle aşıldığında direnç yerini kabule ve eyleme bırakır.
Değişime direnç, insanın kendi gölgesiyle karşılaşmaktan çekinmesidir. Kendilik bilinci ise bu dirençle savaşmak yerine o direncin içimizde neyi korumaya çalıştığını anlamakla başlar.
Zihne "Şu an tam olarak neyi kaybetmekten korkuyorum?" sorusunu şeffaflıkla sormak gerek. Çünkü adını koyamadığımız korku bizi yönetirken, adını koyduğumuz korku sadece aşılması gereken bir duyguya dönüşür.
Devamlılık radikal devrimler yerine zamana hürmet eden küçük ve kararlı adımlardan beslenir. Kabuğunu kıran bir tohum gibi sabırla ilerlemek, eski benliğimize düşmanlık etmeden bize zamanında sunduğu katkılar için teşekkür edip vedalaşmak gerekir.
Direnç, yolun bittiğini göstermez bize. Aksine derin bir olgunlaşmanın başladığını haber veren en sadık işarettir. Kendi içimizdeki o sessiz direnci fark edip şefkatle kucakladığımız an, özgürleşmenin ilk adımını da atmış oluruz.










Yorumlar