O ESKİ HÂLİNDEN ESER KALMAYACAK
O ESKİ HÂLİNDEN ESER KALMAYACAK
SERKANT DERVİŞOĞLU
Değişim dediğimiz şey, ne hikmetse mesafeli bir konu genel olarak hayatımızda. Çünkü değişimin içine girme niyeti veya bu duruma zorlansak, başımıza ne kadar “bilmediğimiz” damgası yiyeceğimizin korkusu basar bize. Bu korku, adeta şu ana kadar olan varlığımıza bir tehdit gibi gelir. Damgalanacağız; çünkü bilmediğimiz ortaya çıkacak. Bu, profesyonel iş hayatımızda, kariyerimizde veya herhangi bir rasyonel hayatımızda hiç hoş karşılanmayan bir şeydir. Bunu bir de öyle öğretirler: “Ne yap, ne et, bilmediğin belli olmasın. O koltuğu koruman gerekir.” Garip bir şekilde, karşı tarafta beklenti içinde olanlar da senin bildiğini görmek ister. Her an, her koşulda bileceksin. Bilmedin mi, puanın düşer o aciz ve hastalıklı zihinlerinde.
Bu yatay düzlemde öyle bir vaziyet almıştır ki Küçük Prens. Herkes her şeyi biliyor ve fikri olan bir şuursuz özgüvenle birleşerek bir vücut bulmuş. Hâliyle bilmediğin durumun gerçekleşme olasılığını düşünmekten gizli bir telaş, şüphe ve savunma olarak saldırganlık, yalan söyleme hastalığı ve ezici bir tavır sergilemek normalleşmiş. Kaygı bozukluğunun o şerefli bedeninde oluşturduğu vehimler, bizi biz olmaktan çıkaran hâle sokar hâle geldi.
Değişirken yaşayacağımız “öyle olur, şöyle olurlar”ın kalbini bir türlü rahat bırakmaması ve yorması, tarifsiz bir direnç oluşturuyor. Hâlbuki ne olacak değil mi? Basit bir cümle.
İçten içe değişmek istiyorsun. Bunun monoton, sıkıcı, yorucu ve bereketsiz olduğunun farkındasın, Küçük Prens. Nereden başlasam, nasıl olacak der gibisin. Ama sürekli başına geleceklerin ve insanlar nazarında nasıl gözükürüm korkusu var. Ya da bu yaşadığım hayatı kaybederim korkusu. Herkesin kendine göre endişeleri var ve bu gayet normal.
Bizim yapışmış, bizi tutan, çengeller gibi bırakmayan ama hiçbir değeri olmayan şeyler. Bazen alışkanlığımız bozulmasın istiyoruz, bazen “Rahat ortamımı niye bozayım?” ya da “Şimdi neden millete dert anlatayım?” diyoruz. O yüzden genelde insanlar bunu kulağı ters göstererek yaparlar ya da hedef şaşırtarak, mevcut bulunduğu ortamın ve genel kabul görmüş şeylerin peşinden giderek bir değişim için adım atarlar. Bir yöntemdir ama kendini kandırmaktan başka bir şey değildir.
Hatta onun boş ve tatmini yaşamadığını, yani işe yaramadığını gördüğünde ve belki de etrafa anlatacak bir hikâyeyi tamamladığında, o eski sefil hâline geri dönecektir. Artık anlatacak bir şeyi var: “Onu denedim, bunu denedim, olmadı.”
“Sen olmasın ve daha fazla kusurun gözüküp üstüme gelinmesin” diye biz bir hikâye yazdın, nefsine zulmettin; başka bir şeye yaramadı.
Gerçekten değişmek istiyor muyuz? Bu ihtiyaç neden var? Ne rahatsız ediyor bizi bu kadar? Korkutucu mu Allah aşkına? Hâlbuki inandığımız din bizden değişmemizi istiyor. Emir bu.
Değişebileceğin ümidini kaybetme. Allah, sadece kâfirler “benden ümidi keser” diyor. Yani aslında değişmemek, hakikati örtmekten başka bir şey değil. Onu örterek ziyan eden ve zulmeden oluyorsun. Sürekli bir konuda değişim olacak olsa, hep olmamış şeylerin kötü olasılıklarıyla örümcek ağı örüyoruz. Ne kadar mahiriz bu konuda; hayret verici, değil mi?
Asıl hayret verici olan hakikatin kendisi. Ondan ümidi kesmek ise gülünecek şey. Cenâb-ı Hak, “Benden ümidinizi kesmeyin, sizin elinizden tutarım.” diyor.
Dilemek, dilenmek; adeta bir dilenci gibi Rabbinden istemek:
“Mevcut durumumdan memnun değilim. Senin muradın da bu değil. Ne olur, beni Senin razı olduğun şekilde değişimimi gerçekleştir. Yol göster Allah’ım.” Diye yakarmak, gözyaşı dökmek kadar insani ve samimi bir hadise değil mi?
“Bu kibrimden, egoist olmamdan, inadımdan, hırsımdan, tembelliğimden, hareketsizliğimden, incelikleri göremeyişimden, cesur olamayışımdan, açgözlü olmamdan, zayıf olmamdan, kendime zararlı davranmamdan, metin olamayışımdan kurtulmak istiyorum. Bu davranışlardan Allah razı mı?”
Hâlbuki Peygamber Efendimiz o kararlılığı, cesurluğu ve “Kim ne der?” diye düşünmeden, Allah aşkına düşünsene, Muhammed’in “el-Emin”sin diye bir unvanın var. Sayılan, sevilen, güvenilen, yalan söylemeyen, dürüst ve böyle bir namın var. Sen buna rağmen bunların insanların nazarında elinden gideceğini ve Allah böyle dedi diye meydana çıkıyorsun.
Peygambere iman dediğimiz şey, mertlik isteyen bir iman hadisesi.
Canlarını ortaya koydular kutlu dava için. Her şeylerinden vazgeçtiler. Öyle bir yiğitlik gösterdiler ki sonucu ne olacak olursa olsun, belki kendi hikâyeleri olmayacak bir daha. Ona rağmen davanın her şeyden daha kutsal olmasıydı onlar için. Ruhları şad olsun aziz şehitlerimizin.
Değişmek istiyorsan o eski hâlinden eser kalmayacak, Küçük Prens.












Yorumlar