HAKİKATİ İSTİYORUZ AMA BEDELİNİ DEĞİL
HAKİKATİ İSTİYORUZ AMA BEDELİNİ DEĞİL
SERKANT DERVİŞOĞLU
Değişmek, dönüşmek kulağa hem çok kolay hem de zor, hem de “Ne gerek var?” gibi gelebilir. Ya da “Neye dönüşeceğim?” diye türlü sorular sorulabilir. İnsan değişmeli mi ya da neye dönüşmeli? Referans noktası var mı? Ya da neyim sıkıntılı ki dönüşecek? Belki de hiç böyle bir gündemi yok, olamaz mı? Kendimde ve etrafımda olan bitene karşı manalı bir cevap olmak zorunda mı? Kendi muntazam döngüsünde hareket ediyor zaten. Şuursuz olmak mı acaba, yoksa gaflet mi, küçük prens?
Bilemiyorum, herkesin kendi sorusu olmalı belki de. “Ben neye dönüşmeliyim?” Hamdolsun, bir derdim yok. “Derdin ne?” Kendimi bilmiyorum. Bilince ne oluyor? Tanımlar yapıyoruz, etiketler alıyoruz, hükümler dağıtıyoruz; günün sonunda kendimize dönüp bakmıyoruz.
Bir şekilde şikâyet ediyoruz, lakin kendimizden hiç rahatsız olmuyoruz. Bir şeyler öğrenip sevdiğimiz insanların konuşmalarını dinliyoruz, sonra onları anlatıyoruz. “Şu böyle, bu şunu demiş, o yanlış, onu hiç sevmem...” Bunların sonucunda senin durumun ne?
Sürekli bir şey aradığımızı ve etkinlikten etkinliğe koştuğumuzu görüyorum. Aklın durur ama kendisi hiç durmuyor. O sohbet senin, bu etkinlik benim... Bir video vardı; Hintli bir kadın, yoga yapan Batılılarla ilgili olarak, koşturarak geç kalan ve koltuğunun altında seccadesi, pardon, yoga matı olan birine “Nereye koşturuyorsun, ne bu telaş?” diyor. “Yoga dersine geç kaldım, yetişmeye çalışıyorum.” diyor. O da “Bu öyle bir şey değil ki.” diyor, gülüyordu.
Yapılan neyse, merak neye ise, gerçekten onun içeriği ve bir yaşam biçimi hâline gelmesi ile alakalı bir isteğimiz var mı acaba? Yani onun hakikatini merak edip bende vücut bulması hâlini arzuluyor muyuz?
İbrahim Şahidi diyor ki: “Sen kendi kendine perde yapmışsın. Bu geçici hayatta var olmak için bu perdeleri yırtmadıkça, seni var ettiğini düşündüğün şeyleri yırtmadıkça, onları parçalamadıkça esas varlığı idrak edemezsin. Görünüşte susamış gibi duruyorsun ama gerçekte su istemiyorsun.”
Bu nasıl bir paradoks? Dilin başka, gönlün başka. Dönüşmek, değişmek neden korkutuyor? Bir şeyleri kaybedeceğimizden, elimizde avucumuzda olan bitenin elimizden yitip gideceği korkusu... Şeytan insanları fakirlikle korkutur. Fakirlik sadece maldan mülkten sıfırlanmak değil; o sahte insanların gözünden yitip gideceğimiz korkusu da bir fakirlik. Eskisi gibi değerli olamayacağımız ya da bizi kullanmalarına izin vermeyeceğimiz için onların gözünden silinip kaybolacağız korkusu ne kadar da ağır basıyor.
Bak, sana bir örnek vereyim. Hayatımın bir dönemini Libya'da geçirdim. O değer verdiğin insanlar var ya; yol arkadaşların, hayatını adadığın ve kader birliği yaptığın insanlar, belki de seni tanımlayan, senin olma sebebin hâline gelen insanlar... Hiçbiri yoktu ortada. Bir iki aya herkes sen yokmuşsun gibi hayatına devam ediyor. Senin bir önemin kalmadan hem de. İşin tuhafı, ne arayan var ne soran. Ölmedim de, sadece uzaktayım.
Bu durum da sana derin sorular sormana sebep kılıyor: “Ben kiminle olursam ben olurum?” Belki de “var” diye adlandırdığım varlığım nerede sonlandırırsam, yani değiştirmeye ve dönüşüme başlarsam ne olacağı...
Şu bir gerçek ki, küçük prens, başkaları için aslında yoksun. Bunu kafana nakşet. Her şey çabucak değişir, kimsenin aklına bile gelmezsin. Ama sen gerçekte kiminlesin, kimle var olmak istiyorsun? Yoga telaşla gitmene vesile olan ne? Bu koşturma nereye? Hep geçici şeylere karşı bir dönüşüm arzusu var. Bunları yapmaktaki maksadın ne? Neden istiyorsun bunu? Bir şey yaparken kendine sor: “Neden yapıyorum? Bunu kendi menfaatlerim için mi?”
İbadet telaşla olmaz. Sakinlik ve iç huzur ister, gözyaşı ister, menfaatsiz bir iletişim ister. Riya kabul etmez, alerji yapar anında. Gerçekten isteyen bir kalp ister. Susadığını ve su içmek isteyen bir gönül ister. Yoksa Şahidi'nin dediği gibi:
“Sen kendini kâmil bir adam sanıyorsun da onun için gönül sahibi bir mürşid aramıyorsun.”










Yorumlar