HADSİZLİK
HADSİZLİK
SERKANT DERVİŞOĞLU
Ne yalan söyleyeyim, bu son on iki gün enteresan geçti. Ne tuhaf bir kelime: “Ne yalan söyleyeyim.” Niye yalan söylesin ki insan, niye böyle bir kelime kullanır ki Allah aşkına? Çok tuhaf değil mi, küçük prens? Söyleme bir zahmet, değil mi? Allah Allah! Öfkeler, kontrolden çıkanlar, sınır ihlalleri… Ama genel olarak ne kaldı derseniz: hadsizlik.
İnsanın haddini bilmemesi ve karşı tarafın sınırını geçmesi çok edepsizce bir hâl. Sanıyorum sınırı geçilenin ilahi olarak kendine gelmesi için yapılan Hakkın bir plan gibi. Sanki Cenâb-ı Hak sana diyor ki: “Sınırını koru, kendine gel ki bunlar da bunu yapamasın. Belki o sayede ne yaptığını anlar.” Belki de hadsizlik yapanın şımarıklığından doğan sonuçların neler olacağını görüp, yani denizin altının üstüne getirilip bütün pisliğinin ortaya çıkması lazım ki herkes ne olup bittiğini görsün. Yada sana verdiğim kudreti kullanabilecek misin?
Anlamakta zorlandığım şeylerden biri: Bir yere gidiyorsun, bağlanıyorsun, bir aidiyet hissediyorsun ve diyorsun ki: “Bu böyle böyle olacak. Bu, evrensel insan haklarına uymuyor.” Yahu buraya gelirken, burada palazlanırken, kendi mevki ve şahsiyetini kazanırken bilmiyor muydun buranın böyle olduğunu? Ne işine gelmedi şimdi?
Sessizce defolup git mesela. Madem uymuyor, niye değiştirmeye çalışıyorsun? Git başka bir şekilde ne yaparsan yap, değil mi?
Adam Müslüman olmuş, sünnet olmuş. Belki oldu mu, onu da bilmiyorum; ona göre kestirmek evrensel insan haklarına uymuyordur. Diyelim oldu. Sonra diyorsun ki: “Düşündüm taşındım, biz Batı kültürüne göre zekât vermek… Bizim ahlakımıza uymuyor artık, bunun değişmesi lazım.”
Biliyorsunuz, Batı'da ısmarlama çok nadir bir alışkanlıktır. Otuz sene sonra eski damarı tuttu, enayi gibi hissetti sanırsam. “O parayla şöyle yatırım yapabilirdim. Zaten biz sosyal devletiz, devlet bakıyordur ihtiyaç sahiplerine. Ne saçma şey zekât vermek!” diye masaları yumruklamıştır. “İslam'ın bana kattığı en kötü şey” diye.
O da yetmezmiş gibi Hazreti İsa dönemine, yani eski damarı tutup, “O bu konuda ne yapardı?” diye hummalı bir çalışmaya bile gitmiştir. Öyle olacak ki Hazreti Muhammed'in yüzüne bakmadığı için ne diyor diye aklına bile gelmemiş de olabilir.
İman meselesi gönül meselesidir, küçük prens.
Müminler yaptıkları her şeyi Allah'ın lütfuna mazhar olmak için yaparlar. Onsuz bir hayat tahayyül bile edemezler. Onsuz geçen bir an bile beyhude, boşa giden bir şeydir. Onlara göre İslam'ın altıncı şartı haddini bilmektir. Latifedir ama çok haklı gerekçeleri vardır.
Yakında “Dünyada şartlar böyle, şöyle...” deyip yumuşak bir İslam'a geçiş yapmak hep bir yerlerinde vardır. Aslında dertleri nefislerine, menfaatlerine uygun hâle döndürmek, kendisinin gözükebileceği şartları oluşturmak; ama bunu küfre düşerek, hakikatleri örterek yapmak. Sorsan, hakikati dile getiriyor. Nasıl bir paradoks! Nasıl bir saçmalık, nasıl bir hadsizlik!
Bunu biz kendi iç dünyamızda da çok yaparız. Hakikati sırf kendi nefsimizin hoşuna gidecek şekilde yönlendiririz. Kendimize yer açarız; orada hareket edecek alan... Aslında kendi hakikatimizi, yani bir bulut gibi olan benlik iddiamızla hadsizlik yaparız kendimize.
Siz başkası mı yapar zannediyordunuz hadsizliği? Ah şekerim, en büyük hadsizliği biz kendimize yaparız; o cevherin üstünü örterek, görmeyerek, görmezden gelerek.
Bize bir görev düşüyor: Hadsize haddini bildirmek; dik durarak, metin olarak. Ama en önemlisi, bunu yaparken önce kendi hakikatinden, gücünden farkında olarak ve yaşayarak söylemen gerekiyor.
Aşk; her an göklere uçmaktır, yüzlerce perdeyi yırtmaktır!
Aşk, önce kendini nefsinin isteklerinden kurtarmak, nefsânî yollarda yürümekten ayak çekmektir!
Dünyayı yok saymak, görmezlikten gelmektir; geldiği ve tekrar gideceği âlemi düşünmek, kendini anlamaya, bilmeye çalışmaktır!
Gönüle dedim ki: “Ey gönül! Âşıkların arasına karışman, herkesin bakmadığı yönden cihana bakman, gönüllerin sokaklarında koşman kutlu olsun!
Ey gönül! Bu duygu sana nereden geldi, bu çırpınma nedendir?
Ey gönül kuşu, kuşların dillerini söyle! Ben, senin kapalı sözlerinin anlamını bilirim!”
Gönül dedi ki: “Şu balçıktan yaratılmış eve uçup gelmeden önce, iş yurdunda, ezel âleminde idim.
Sonra o iş yurdundan, o sanat evinden uça uça, sanatı Yaratan’ın evine geldim!”
Divan-ı Şemsü'l Hakayık










Yorumlar