NEFSİN KARANLIK AYNA OYUNU
NEFSİN KARANLIK AYNA OYUNU
HATİCE FAHRUNNİSA
Hırsın yakıcı ateşi ile ataletin soğuk uyuşukluğu arasında mekik dokuyan insan, hayat boyu en çetin imtihanını dengeyi bulma yolunda verir. Amaca ulaşma arzusu varoluşumuza yön veren ve bizi eyleme geçiren içsel bir motivasyon kaynağıdır. Ancak bu arzu kalbin terbiyesinden ve zihnin süzgecinden geçmediğinde insanı iki helak edici uca savurur. Bir tarafta her şeyi yakıp yıkan, gözü kör eden hırs; diğer tarafta ruhu çürüten, potansiyeli felç eden atalet… Oysa hakiki olgunluk bu iki uçurumun ortasında, gayretin zarafetiyle yürüyebilmektir.
İfrat boyutunda tecellî eden hırs ölçünün aşılması ve duygunun makul sınırların ötesine taşarak insanı esir almasıdır. Tasavvufi düşüncede nefsin emmare mertebesine ait bir maraz olarak görülen hırs, insanı sebep ve neticeyi karıştırma yanılgısına düşürür. Hırslı kişi, gayreti gösterenin kendisi, neticeyi var edenin de kendi kudreti olduğu vehmine kapılır. Bu durum, fail-i mutlak olan Yüce Kudret’i unutup kendi nefsini merkezileştirme riskini doğurur. Ariflerin belirttiği üzere hırs, kalbin basiretini bağlar. Ulaşılan hedefin hayır mı yoksa şer mi olduğuna bakmaksızın sadece "elde etmeye" odaklandırır. Oysa nasip hırsla artmaz. Hırs ancak nasibi huzursuzlukla almaya sebep olur.
Psikolojik açıdan bakıldığında da hırs öz-değer yetersizliğinin veya aşırı telafi mekanizmalarının bir ürünüdür. Hırsın pençesindeki zihin, tünel vizyonuna girer; hedefe kilitlenirken geçtiği yoldaki etik değerleri, insani ilişkileri ve hatta kendi ruh sağlığını tahrip eder. Alt benliğin "hemen ve ne pahasına olursa olsun" talebi, üst benliğin ahlaki süzgecini bastırdığında, ulaşılmak istenen nokta bir arzu olmaktan çıkıp yakıcı bir saplantıya dönüşür.
Öte yandan, madalyonun diğer yüzünde tefrit boyutunu oluşturan atalet durur. Atalet, yüzeysel bir tembellik gibi görünse de altında derin bir sorumluluktan kaçış ve öz-potansiyele ihanet barındırır. Tasavvufta atalet, asla tevekkül veya rıza ile açıklanamaz. Hakiki tevekkül, deveni bağladıktan sonra Allah'a güvenmektir; eylemsiz kalıp kaderi suçlamak ise pasif bir cehalettir. Ahsen-i takvîm üzere yaratılan insana bahşedilen istidat ve kabiliyetleri ataletle toprağa gömmek, ihsan edilen nimete nankörlük etmektir.
Psikolojide ataletin arka planında çoğunlukla "öğrenilmiş çaresizlik" ve "başarısızlık korkusu" yatar. Geçmişteki kırılmalardan yola çıkarak "ne yaparsam yapayım sonuç değişmeyecek" inancına kapılan kişi, eyleme geçme gücünü kaybeder. Hatta çoğu zaman aşırı mükemmeliyetçilik de ataleti besler; "mükemmel yapamayacaksam hiç yapmayayım" fikri, bireyi kronik bir ertelemeye ve eylemsizliğe sürükler.
İşte bu iki uçurum arasında ruhu ayakta tutan yegâne denge hattı, azim ve sadakatle örülen makul gayrettir. Bu denge, eylemde maksimum çaba, kalpte ise tam bir teslimiyet gerektirir. İnsan tohumu toprağa ekmek ve sulamakla yükümlüdür. Onun filizlenip meyve vereceği zaman ise hikmet sahibinin takdirindedir. Dengeyi kurabilmiş bir ruh, hedefine ulaşmak için var gücüyle çalışır; fakat netice istediği gibi olmadığında kahra da lütfa da aynı olgunlukla tebessüm eder. Çünkü o, sonucun kendisine değil, yolda yürürken sergilediği ahlaka adanmıştır.
Asıl mesele, varılacak menzilde bir galibiyet bayrağı sallamak değil; o menzile doğru yürürken özü kaybetmemek, kibire düşmeden ve atalete teslim olmadan adımları sarsılmadan atabilmektir. Ruhu hırsın yakıcı stresinden de ataletin uyuşturan gölgesinden de koruyup, hikmetli bir adanmışlığın dinginliğinde buluşturabilmek dileğiyle...












Yorumlar