YOL- OL- O
YOL- OL- O
SERKANT DERVİŞOĞLU
Yol dediğin de bir yerde biter azizim.
Kendimi alamadığım bir metafor… Ne hikmetse çok şeyi çağrıştırıyor bana. Yolda olmak, yolunda ölmek, varmasak bile yolunda gitmek, yolcular… Yola girmek, yola düşmek, yolda olmak, yoldan kalmak, yoldan çıkmak, yolu olmak, yolu açık olmak, yol almak, yol göstermek, yol bilmek… Yol ve “ol” kalıyor sanırım. Görüyorsun Küçük Prens, bu yol bitmez tâ ki “ol”ana kadar.
İnsanın kutlu yolculuğu, dağlardan gelen sular gibi nasibiyle buluşana kadar; türlü yerlerden, zorluklardan ve kolaylıklardan, neşelerden ve ıstıraplardan geçerek ilerler. Açıklıklardan geçer, tıkanmış yerleri zorlayarak aşar ve her biri onda bir lezzet bırakarak yoluna devam eder. O suyu içenlerde bir şifa olmasına vesile olur. Lâkin oluşunda muhakkak bir farklılık vardır: “Buranın suyu çok mineralli”, “Buranın suyu şu rahatsızlığa iyi geliyor”, “Şuranın suyu acı, pek içilmiyor”… Kimisi sert, kimisi tatlı; kimisine doyamazsın… Muazzam değil mi? Her eşya, tabiatı bizimle ortak bir yaşamı nasıl paylaşıyor.
Allah’a şükürler olsun ki her birinin bir hikmeti var. Akan suların dili olsa da bize hâlinden şikâyetçi mi diye anlatsa…Neden acılaştı acaba? Niye bu kadar sodalı, niye bu kadar keskin; pek içilesi yok? Belki sıkıntılarını ve yaşadıklarını bir yerde bırakamamıştır. Bir kıyıya bıraksaydı olmaz mıydı? Onca yolu neden beraber getirdin ki? Gördüğün gibi kime faydan var; ağzı buruşturan bir şeye dönüşmüşsün.
Ah su… Onca yolu boşuna mı çektin sen? Nice kayalardan geçtin, yeri geldi dondun, kaldın; güneş gelsin diye bekledin çözülmek için. Çözülürken bile hatıran canlı kalsın diye yanına aldın; yoksa “buharlaşıp gidersem” mi dedin? Samurların barajlarına takıldın, bekledin. Üstüne kuraklık geldi; ne gelen var ne giden. Fetret devri gibi kendinden şüphe etmeye, kokmaya başlayacak bir hâle geldin. Sonra samurlar yolu açtı, yağmurlar başladı; yola tekrar revan oldun, dolu dizgin giden yılkı atları gibi…
Çıkardığın ses, taze otların kokusu, mis gibi dağ havası… Baharın gelişini kutladık seninle; her yere can verdin. Bak, ne kudretli bir yanın var. Hayatın en temel taşlarından birisin sen. Kıymetini bilip şükretsen ve anlamsız şeyleri yük etmesen… Dedikodular, fitneler, kıskançlıklar; karşına çıkanların vehimleri… Bu eşsiz doğanın tek mağduru senmişsin gibi sürekli hayıflanmaların… Hayatın zerre kadar önemi olmayacak konularını dünyanın merkezine getirerek kendini daha da çekilmez hâle getirmen… Neymiş efendim, Avustralya’daki küçükbaşlar çok su tüketiyor; ya buradakiler de çoğalırsa, beni de tüketirlerse ne yaparım? Ya da bu coğrafyada suyun ilk çıktığı zamanlarda farklı su yolları yapan faniler, zamanla birbirimizi düşman etti; başımıza gelenler hep onların yüzünden… Ah tertemiz su kardeşim, senin dediğin hadise beş milyon yıl önce… Ne anlatıyorsun sen? Senin gerçekten derdin yokmuş.
Bizim bu geldiğimiz yolculukta yaşadıklarımızın hiç mi anlamı olmadı? Allah sizi inandırsın dostlar; biliyorum ve inanıyorum ki Allah dilemese bir şey olmuyor. Şimdi burada uzun uzun o tartışmalara girmeyeceğim. Siz kendi kendinize girin. Kendi içimde ve arkadaşlarımla çok konuştum. Lakin bazen o cevabı bulamıyorsun; olmayınca olmuyor. “İdrak yok” diyorsun. Kendim için de öyle… Bir arkadaşım bana bir konuyu anlatıyor; faydama olduğunu adım gibi biliyorum ama onun önünü tıkayan bir duygu var. Bırakamadığım şey… Samurların baraj yapması gibi kitlenip kalıyorsun. “Ya Rab, açılsın yolumuz; varsın âb-ı hayata ulaşalım” demekten başka çaremiz yok.
O zaman suyun acı olur elbette. Senin acı suyun da birilerinin barajı olur ve onlar seni aşınca tatlılaşırlar. Tahran yakınlarında, Demavend Dağı eteklerinde akan bir nehri izlemiştim. Çok güzel bir yerdi. O nehir öyle bir akıyordu ki zümrüt rengindeydi; sesiyle beraber akışının gürlüğü başımı döndürmüştü. Uzunca bakamamıştım. Sanki Şems-i Tebrizi gibiydi.
Yolda olmak ve akıp gitmek… Geçtiğin yerlerin sende eşsiz bir tat bıraktığı bir yolculuk… Kimisi başını döndürür, kimisi âşık eder.
Yola çıkarsın, şanlı Yolcu… Yaşadıklarından bir şey “Olur”; kıymetin artar. Yüklerinden, maddî manevî kurtulur; vuslata erer ve geriye sadece “O” kalır.











Yorumlar