NİDA GELENE KADAR

NİDA GELENE KADAR
SERKANT DERVİŞOĞLU

Derin bir sessizlik vardı; tedirginliğin içinde büyük bir huzur, tarifi mümkün olmayan bir eminlik… Şüphesiz ve kuşatıcı bir basiretle şahit olunan bir hayranlık. Karanlığın içinde hoş bir seda… Ney sesi bütün eşyaya tesir ediyor ve cezbeye getirecek şekilde aydınlatıyordu.

Allah’ım, neler oluyor? Adeta zaman duruyor; bedenim hükmünü kaybetmiş gibi. Bu eşsiz ana şahit oluyordum, seçilmiş bir kişi olarak. Neler olup bitiyordu, neye maruz kalıyordum?

Belli aralıklarla gittiğim bu yerde; aç, susuz, adeta oruçlu bir şekilde, maddî ve manevî bir arınma ve uzletten sonra gelen bu hâl neydi, bana ne diyordu?

“İkra’ bi’smi rabbike” (Yaratan Rabbinin adıyla oku!) ve her şey şimdi başlıyordu.

İnsanın yolculuğu ve dikey yükselişi belli bir hazırlık aşamasından sonra gerçekleşir. Rasyonel hayatımızda da öyle değil mi? Okursun, öğrenirsin; sonra seni hayata adeta denize atarlar: “Hadi yüz!” diye. Yıllarca diz çürüttün; iyisiyle kötüsüyle… Şimdi ne anladın ve nasıl uyguluyorsun?

Bu dikey yolculuklar, özellikle metafizik alanda, daha çetrefilli bir meşakkatten sonra insanda ortaya çıkar. Adeta SAT komandosu gibi bir eğitim gerektirir. Hayatlarından fedakârlık yapan bu sayılı yiğit askerler, kendi varlıklarından sıyrılarak tek bir düşünceye odaklanırlar ve işler sarpa sardığında, tek kalan kurşunlarıyla yaşamlarını hiç düşünmeden ebediyete uğurlarlar. Bu kolay bir hadise değildir; belki de çoğumuz için akla bile ters gelebilir. Lakin bu kahramanlara boşuna “şehit” demiyoruz.

Sen yaşamında öyle şeyler yaşarsın ki, bir yerden sonra potansiyeline göre bir sıçrayış yaşarsın. Allah bunu bir şekilde her kula, kendi nispetince verir. İnsan bir şey anlar ve idrak eder; sonra kendisi inkâr eder, işine gelmez, çıkarlarıyla ters düşer, o ayrı. Ama o pırıltılar, o yükselişin ve kendinden fedakârlık ederek bir idrake ulaşmanın şansı ve lütfu mutlaka verilir.

Geçen yazıda Ramazan’ın ikinci evresi demiştim. Şimdi son evresine girdik. Bu kutlu ayda vardığımız şuuru, bir sonraki Ramazan’a kadar hayatımızda bir alışkanlık hâline getirmek ve devam ettirmek için gayret içinde olacağız. Unuttuğumuzda ise tekrar yaşayacağız, tekrar ve tekrar…

Ta ki vücut bulup sana da o nida gelene kadar.

Sûfîlerin riyazatla ve uzlette geçen zamanları boşuna değildi. Bir şeylerin olduğunu, kendilerini keşfettiklerini ve Rableriyle şuurlu ve kuvvetli bir bağ kurduklarını derin bir farkındalıkla biliyorlardı. Efendimiz’in Nur Dağı’ndaki hâlini örnek alan İslam sûfilerinin çile ve erbain uygulamaları üretmeleri de elbette boşuna değildi. Bir şekilde Amerika’yı yeniden keşfetmediler; bilinen bir hakikatin izini sürdüler.

Allah’ın emriyle dinimiz, bunu genele yayarak kolektif bir ibadet hâline getirdi. Herkesin bu eşsiz deneyimi yaşayabilmesine; elini, gözünü, midesini, bütün uzuvlarını ve en önemlisi iradesini kontrol ettiği o muhteşem hâli tecrübe etmesine vesile oldu. İnananlar kendi hâllerince buna şahit oldular.

Zaten bütün hadise bundan sonra başlıyor. Bu hazırlık evresinin bitiminde kutlu bir bayram oluyor. Âşıkların pervaneler gibi neşeyle coşarak nidalar ettiği bir kutlama…

Arife günü o yüzden manidar bir kelime. Bayramdan bir gün önceye “arife” denmesi sizce tesadüf olabilir mi? Senin yaşadığın maddî manevî irade, sadece Allah’ın isim ve sıfatlarının yoğun şekilde tecelli ettiği bir ibadetle O’nun ahlakıyla ahlaklandığın ve o eşsiz nidayı duyduğun an… “İkra!”yı işittiğin, bildiğin ve şahit olduğun zaman bayram olur. Sana da o gün bir şeyler iner.

Bilesin ki bayramın olsun.

O kutlu gecede kim bilir neler oldu… Nur Dağı nasıl yerinde kaldı, hâlâ şaşkınım.

Sizin de geceniz nur, esas yaşamınızın başlangıcı olsun inşallah.

Yazıyı Beğen :     0
Paylaş :