CEHENNEME DİKİLEN FİDANLAR
CEHENNEME DİKİLEN FİDANLAR
SERKANT DERVİŞOĞLU
Nicedir düşünüyorum; hayatın yorduğu, üst üste geldiği zamanlar sadece benim hayatımda değil, başkalarında oluyor mutlaka sistemin gereği bu işler böyle işliyor.
Şöyle düşün, küçük prens: Elbette Allah kolaylıkla ve ferahlıkla öğrenmeyi nasip etsin. Lakin O’nun işine karışacak hâlimiz ve kudretimiz olmadığına göre—haşa—sanki omuzlarımızdan tutup silkeleyerek kendimize getiriyor gibi. “Öğren, anla ve yönünü değiştir artık; buradan yol aç ki feyiz daha iyi, daha sağlıklı, huzurlu ve bereketli gelsin” der gibi.
İnsan, yaşadığı hâlin karşısında o an bunu düşünemez; ya da düşünse bile kendini teslim ederek bırakamaz. Normaldir. Yaralar tazedir, acısı devam ediyordur. Ama acı ve tazelik, yaşam belirtisidir; sistemin seni yavaş yavaş tedavi ettiğine dair rızıklı bir dönemdir.
Zaman alır… Günler, saatler, aylar geçer ve sen iyileşirsin. Artık sen o değilsindir; eskisi gibi bakamazsın. Hamd ve şükür ile düşünürken, bir süre suçlamalar arasında kalırsın: “Bana niye yaptılar? Niye bunu yaptım? Neden izin verdim?” Haksızlığa uğradığını düşündüğün uzun bir süreçten geçersin.
Hatta “Unuttum” dersin. Ama bir hatırlatıcı bulut gelir; şemsiyesiz kaldığını zannederek ıslanırsın. “Ya Rab, sen ne güzel öğreticisin.” Mutlak anlamak için de bir süre var ve sen bunu çok iyi biliyorsun, çok şükür. Sen ne yücesin; bu öfkelenmelerime bile kızmadın, bir uyarı çekmedin. Dinledin, “Haklısın” dedin. Çünkü sen ne sabırlısın.
Kolay değil dostlar… Barışmak, yeniden sevmek, affetmek; tepkisiz kalmak, herhangi bir tetiklenme yaşamamak… Lakin başına gelen bu enkazı kaldırıp yeniden, daha güzel inşa etmek için samimiysen, Rabbin sana o zamanı tanıyor ve hoş görüyor. Muazzam değil mi, küçük prens? Sen ne güzel öğreticisin, ne güzel hâlden anlayansın. Sen ne kadar rızkı bol bir padişahsın.
Kaos, buhran, felaket gibi gelen; hayatını altüst eden vakalar zinciri… Yerini, tecrübe edilmiş mutlak bir boşluğa bırakır. Bu olağanüstüdür. Hatıralar cehennemi… Hatıra ormanına diktiğimiz fidanları ne zaman yanlış yere diktiğimizi fark edeceksin. Ne zaman gördün, orada büyüyen fidanların ağaç olup meyvelerinin yenildiğini? Ancak düştüğünde altında kalıp ezilirsin. Onların hepsi yasaklı meyve, azizim. Kovuldukça kovulursun; artık nereye gideceğini şaşırırsın.
Kimseye iyi gelmediği o kadar aşikâr ki… Yiyen hastalanıp yataklara düştü; virane oldu, sevimsiz hâle geldi. Kimse onlarla düşüp kalkmaz oldu. Hâlbuki başına gelenler, sana iki âlemi net bir şekilde ayırt etmen içindi. İlahi bir el senin başını zorla çevirdi ve sen ona direnç gösterdin. Ne kadar direnç gösterirsen, o kadar ağrısı ve sancısı çok oldu.
Ne inat değil mi? Hayret ediyorum…
Neden cehenneme diktiğimiz ağacın meyvesini yemek bu kadar lezzetli?
Geçmişin acılarını, geleceğin umutlarını neden yok sayıyoruz?
Ey gafil! Allah’ın geniş rızıkları, sen inatsız başını İsmail gibi uzattığında tertemiz akacak, bir bilsen… Unutma, baban İbrahim. Neyi düşünüyorsun? Teslim ol.
Anlıyorum seni… Ne diyordu Asaf Hâlet Çelebi:
“İbrahim, gönlümü put sanıp da kıran kim?”
Sen hâlâ onu düşünüyorsun.











Yorumlar