KÜMESTE KARTAL OLMA HÂLİ

KÜMESTE KARTAL OLMA HÂLİ
SERKANT DERVİŞOĞLU

Zaman içinde yaşadıklarımız bizi bir yerlere taşır. “Öğrendik” deriz. Bilmenin verdiği o his tek kanatlı bir kuş olmaktır ama kendini kartal gibi hissedersin. Çünkü bir şekilde uçuyorsundur; aynen tavuk gibi. Garibim tavuk, hakikaten sen neler çekiyorsun. İyi ki varlar; Allah razı olsun onlardan.

Tavuk gibi olup kartal gibi hissetmekten bahsediyordum elbette. Keyiflidir muhakkak. Sonuçta götün yerde, güvenli bir yerdedir ama sendeki hissiyat göklerdedir. Efendime söyleyeyim, bilmem kaç metre aşağıdaki dağ sıçanını görecek kadar kudretli bir göz vermiş o mübareğe; sen de öyle keskin gözlerin var zannedersin. “O sema senin, bu sema benim” der gibi havada tur atarsın.

Gerçi bu turlarda da hep dağ sıçanı, tavşan, somon, geyik, dağ keçisi gibi canlıları gözleyip hâl ve hareketlerine dair keskin bir gözlem yeteneğine sahip olduğunu sanırsın. Bu arada dağ sıçanlarına marmot da deniyor; ne sevimli canlılar. Bazı videolarda yanaklarını ve göbeğini sıkıyorlar, ne tatlı… Görünce dişlerimi sıkıyorum; insanın sevesi geliyor, Küçük Prens.

Bu doğadaki canlılara dair engin fikirlere ve görüşlere sahip bir avcı-yırtıcı gözlemci olursun elbette. Akbaba gibi leşle işin yok; bir çizgin, bir duruşun var. Pençelerinin üstündeki paçalarından asalet akıyor adeta. Kartallar geniş kanatları olan yüce uçuculardır. Yerde aslan neyse, gökte de kartal odur. Hatta bazı yerlere, yani kalelere, kutsal mekânlara — şimdi Laz müteahhitlerin evlerine bile — “şuraya bak, kartal yuvası gibi” deriz. Çünkü o yuva bir gözetleme kulesi gibidir. Kartal hazretleri oradan aşağıyı izler, bakar eder. Keyfe keder, ihtiyaç için ayrılır ve adeta bir insansız hava aracı gibi sessiz sedasız uçar, gözlem yapar.

Muazzamdır; hakikaten kendine, hislerine ve görüşlerine çok güvenir. Tarif edilmez bir eminliği vardır. Onun elinden kim kaçabilir ki? Tabii bazen, nadir de olsa avını kaçırdığı olur; o kadar olur, hepsini tutturacak hâli yok ya. Ne kadar performansı yüksek olsa da şartlar bazen aleyhine olabilir. Bugün dünyanın önde gelen sporcuları da sakatlanabiliyor ya da çok rahat atacağı golü kaçırabiliyor.

Kartal hazretleri de sonuçta Tanrı olmadığına göre onun da hayatı istediği gibi, mükemmel gitmez. O da çuvallar; olur o kadar. Ben de kartal olsam “şartlar yaver gitmedi” derim. Ne diyeceksin; “formdan düştüm” diyecek hâlim yok ya.

Elbette bunları yazarken, tavuk kümesinde yumurtlarken uykuya dalıp rüyanın neticesinde kendimi kartal gibi görmemden kaynaklandığını da biliyorum. Hani derler ya “kıçın açıkta kalmış” diye; benimkisi o sebep. Genellikle çoğumuz kahramanlık hikâyesinde bir yücedir. Bazılarımız dilinde ne kadar acizlik ifadesi kullansa da içinde bir aslan, bir kartal yatar. Böyle olmak güzeldir de, kim istemez bu düşün bir parçası olmamayı, Küçük Prens?

İnsan bir vesileyle — acı ya da değil — şu veya bu sebeple bu düşten uyanır ve kendini tanımadığını fark eder. İnşallah eder; niyazım bu yönde. Birden, mutlak olarak olmasa da, yavaş yavaş çarpılır o yönüyle. Eli ayağı boşalır, ağrır. “Dur, bakayım, ne oluyor şimdi?” der. O uçan kartal havada yavaş yavaş irtifa kaybetmeye başlar. Bir baş dönmesi, bir eksiklik daha da baskın hâle gelir, görünür olur. Bakmadığı aynaya bir bakma ihtiyacı hisseder: “Benim kanatlarım var mı gerçekten? O zaman niye kurşun yemiş gibi kontrolümü kaybediyorum?” Bunları yazarken sağ omzum ağrıdı; ne ilginç.

Bu arada kartal olmak kötü bir şey değil. Burada o mübareği bir kibir abidesi gibi inşa etmek istemiyorum. Onun duruşu, heybeti, rüştünü ispatlamış hâli; metin oluşu; duygularını ve düşüncelerini kontrol edebilmesi ve buna uygun hareket edebilmesi açısından söylüyorum.

Derdim şu dostlar: Zaman zaman bu yersiz ve keskin görüşümüz, etrafa karşı uzmanlık seviyesinde olsa da kendi dünyamızda o keskin, sabırlı ve merhametli görüşün olmayışı… O tepelere kurduğun kutsal yuvada yumurtadan çıkan yavrularına acımasızca davranman; sadece güçlülerin ayakta kaldığı bir düzeni normalleştirmen; bir yavrunun diğer yavruyu öldürecek şekilde başını yaralamasına, onun rızkını sürekli elinden alıp açlığa terk edişine sessiz kalman ve bunu “böyle olması gerektiğine” iman etmiş olman…

Yuvandaki yavruları eşit şekilde fark ederek, gözeterek, sıcak ve güvenli kılmak elbette mümkündür. “Diğer yırtıcı canlılara karşı canını pahasına koruyor” diyebilirsin; elbette koruyor. Ama onlar dışarıdan gelenler. Ya içeridekiler? Bir kolun var, diğeri yokmuş gibi davranman…

Ne ilginç; ömür böyle, kendimize tek yönden bakarak geçiyor sanki. Takviye edici gıdaları alınca her şey tamam olacakmış gibi. Ölmezsin ama eksik yaşarsın. Sevinç ve mutluluk duygusundan uzak bir yaşam…

Ey yüceler yücesi, tavuk sanma ömür kümeste geçer.

Ne de ham sofu gibi başını eğip kaldırarak bütün gün yem gıdaklayarak geçer.

Haz peşinde koşan popüler kültür gibi, börtü böcek peşinde umarsızca, ulu orta pisleyerek geçer.

Korktuğunda, endişe duyduğunda küçük kanatlarınla hemen toz olup, etrafında olup bitene karşı hislerine fazla güvenerek geçer.

Elbet bu da geçer.

Ey kıymetli ulu tavuk, unutma: Sen de bir tırtıl gibi kartal olabilirsin.

O zaman her şey güzel geçer.

Yazıyı Beğen :     0
Paylaş :