İKİ CENNET ARASINDA İNSAN
İKİ CENNET ARASINDA İNSAN
SERKANT DERVİŞOĞLU
Mevsimlerin hareketlerine göre doğa ve içinde biz de olduğumuza göre bazı hâller zuhur eder. Baharda doğa bir patlama yaşar; hayvanlar çoğalır, bitki örtüsü renkten renge bürünür. Çılgınca kokular ve görsel bir şölen eşliğinde, bir senfoni edasında muazzam bir doğa olayı gerçekleşir. Kışın yaratmış olduğu donukluk, kar, büzüşme ve bekleme artık sona ermiştir. Tabii biz şehirde olduğumuzdan bunların birçoğuna şahit olamıyoruz maalesef.
Bu baharla alakalı olarak Hz. Mevlânâ şiirlerinde çokça bahar metaforunu kullanır. Hatta bu yüzden ona yabancılar “bahar şairi” diyeceklerdir.
Velhasıl yaz bir başka, sonbahar keza öyle, kış da öyle… Hatta aylara göre hasat dönemi, ekin toplama, ekme, su verme… Efendime söyleyeyim, dinî yaşantımız bile bundan etkilenir ve rasyonel bir düzlemde ibadetlerimizi kozmolojiye göre ayarlarız.
Uzun süredir dikkat ettiğim bir hadise var: Bu aylar, ocak ve şubat, ölüm aylarıdır. Çok fazla vefat görürüz. Açıkçası bunun bir istatistiğini tutmadım; verilere bakmadan söylüyorum. Beni de bir düşünce alır: Kimler gidecek bakalım, diye…
Eskilerin güzel tabirleri var: Göçtü, sırlandı, kalıbı dinlendirdi… Nejdet ağabeyden duymuştum; yol ehli bir zattır. O, “dünyasını değiştirdi” derdi. Ölüm gibi tatsız bir kelimeyi kullanmazdı. Aslında bunun altında yatan şey, tatsızlığından ziyade, inanışın temelinde ruhun ölmeyeceği fikridir. Bunlar zarif incelikler; kâmil akılla söylenmiş güzel sözler ve tefekkür dünyasının harika yansımalarıydı.
Hayatımın belli kısımlarında vefat, cenazeyle, definle yani göçenleri sırlamakla geçen bir dönem yaşadım ve düşünme fırsatım oldu. Yıkanmasından duasına, telli duvaklı ebedî istirahatgâhına sırladığım zamanlar… Öyle denk geldi; elimde olmayan sebeplerden ötürü bunun bir parçası oldum. Tabii bu mutlak olması gereken bir hadise: Hepimiz bu diyardan göçeceğiz, buna kimsenin şüphesi yok.
Kafama takılan şu: Gerçekten sevdiklerinden ayrıldığın ölüm daha önemli geliyor. “Ölmeden önce ölünüz.” Sevdiklerimizden kopmak; eş, dost, çocuk… Bunlar majör örneklerdir. Onu kastetmiyorum. Zihnen göçmekten bahsediyorum: Sahip olduklarımızla aramıza mesafe koymak, yerlerini tayin etmek, sınır çekmek… Duygularımızı tanımlamak ve oradan da göçmek. Ve onları sırlamak, dinlendirmek.
Eskilerin “hamuşan” tabirini çok severim. Sûfîler mezarlık için kullanır; “susmuşlar” manasındadır. Dinlendirdiğim dört ölümü hamuşana bırakıp âlemde özgürce seyahate çıkayım. Bu dört ölüm şöyle adlandırılır: Beyaz, siyah, kırmızı ve yeşil ölüm. Bunu Ankaravî Dede söyler. Kendisini bu ara çok anıyorum; elimde değil. Yıllarca huzurunda gezdim, durdum Galata Mevlevîhânesi’nde, Şeyh Galip Dede’nin yanında sırlı. Kendisi Mesnevîhân, yıllarca şeyhlik yapmış, verdiği eserlerle tasavvuf dünyasının önemli bir Mevlevî dedesidir.
Dede, bunları bir geçiş olarak anlatır: Ebedî huzura fiziken gitmeden önce, burada cenneti yaşamak için. “İki cennet vardır,” der. Biri ahirette, biri burada. “Ölmeden önce ölünüz” sözü tam da budur.
İnsan doğal bir şekilde yavaş yavaş ölür. Yaş aldıkça eskiden yaptıklarını yapamaz, yediklerini yiyemez; artık o latif vücut bunlara müsaade etmemeye başlar. Bu, doğanın senin üzerinde yarattığı zorunlu bir tercihtir. Sûfîler ise bunu daha erken, imkânları varken tercih eder. Adeta doğaya meydan okur gibi… İnsana yüklenen büyük fazileti yaşamanın gereğini ölçülü hâle getirirler. Bedenine ve ruhuna tevazu ile, yumuşakça, merhametle yaklaşarak; yavaş yavaş, yer yer cefasıyla, kalp temizleyerek arzu ve istekleri öldürürler. Adeta Yusuf’un kuyudan çıktığı an gibidir. Kafesten kuş uçmaya hazırdır artık; özgürce.
Tabii başta da söyledim: Ölüm kelimesinin ve kendisinin ağzımızda tatsız bir tadı vardır. Kolay değil. Ateş düştüğü yeri yakar. Madem ölüm aylarına girdik, birinin ölmesini bekleyeceğine seni engelleyen hırslarından, duygularından başlasana. Kendi Azrail’in olsana. Tek tek yakala, kes başını küçük prens.
Peki sen hangi duygunu öldürdün de yanıp divane oldun.











Yorumlar