DÜŞLER ÜLKESİNİN MERKÜRVARİ GELGİT AKILLISI

DÜŞLER ÜLKESİNİN MERKÜRVARİ GELGİT AKILLISI
SEVAL YILMAZ

Güneş Sistemi’nin o en rüzgârlı, en telaşlı caddesinde, her yıl 88 günlük kısacık mesailerle fırıl fırıl dönen bir cüce dev yaşar: Utârid, yani bizim popüler kültürün her sakarlıkta kapısını çaldığı günah keçisi Merkür.

Kendisi evrenin adeta sabah metrobüsünü kaçırmamak için koşturan memur kılıklı kâtibidir. İşte bu hızlı ve öfkeli kâtibin yeryüzündeki izdüşümü niteliğinde bazı insanlar vardır ki; onlar tam anlamıyla düşler ülkesinin o sağı solu belirsiz, nev-i şahsına münhasır "gelgit akıllı" sakinleridir.

Eğer hayatınızda böyle Merkürvari bir insan varsa, zihinsel bir lunapark trenine bilet almışsınız demektir. Bu insanların en büyük alametifarikası, sıradan bir fâninin tek bir konuya odaklanmakta zorlandığı şu dünyada, aynı anda beş farklı frekanstan yayın yapabilmeleridir. Zihinleri adeta onlarca sekmenin aynı anda açık olduğu, hiçbirinin de çökmediği muazzam bir işletim sistemidir. Bir yandan ocaktaki yemeğin dakikasını tutar, diğer yandan yarım kalan felsefi bir makaleyi zihninde tamamlar, tam o esnada telefonun ucundaki arkadaşına hayat tavsiyesi verirken, arka planda da yarınki toplantının stratejisini kurgularlar.

Onların düşünce hızı, Merkür’ün yörünge hızıyla yarışır; siz daha ilk cümleyi anlamaya çalışırken, onlar çoktan üçüncü konunun neticesine varmışlardır bile. Üstelik bu baş döndürücü zihinsel hız, kendisini muazzam bir hitabet gücü olarak dışa vurur. Merkür misali insanlar konuşmaya başladıklarında, sanki soluk almayı unutan büyüleyici birer anlatıcıya dönüşürler. Arka arkaya yirmi beş farklı konuyu, aralarında en ufak bir dikiş izi bırakmadan birbirine ulayabilirler. Siz daha onun anlattığı birinci konunun felsefi derinliği üzerinde kara kara düşünürken; o kuantum fiziğinden girip, memleketin siyasi gündeminden geçerek mahallenin bakkalına uğrar, oradan da Rönesans sanatına zıplayıp, çocukluk anılarına dokunur. İşin en mucizevi tarafı ise şudur: Konular arasında mekik dokurken her bir başlığa görünmez atıflar yapar ve asıl söze başladığı o can alıcı ilk noktayı, aradan geçen onca labirente rağmen asla unutmaz. Tek bir nefeste, destansı bir uzunlukla ördüğü o zihinsel ağın içinden nihayet çıktığında, başladığı yere milimetrik bir isabetle geri döner. Sizi de o konuşmanın büyüsüyle sarhoş olmuş bir halde, "Biz buraya nereden gelmiştik?" şaşkınlığıyla baş başa bırakmışken bir de dönüp “Ya siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?” diye soruverir. İşte o an iç sesiniz kulağınıza şöyle fısıldar; “Üstat sana söyleyeyim, şimdi konuyu neresinden tutup ifade edersen et senin dimağın kifayetsiz kalır; iyice çorba eder bırakırsın, en iyisi sen haddini bil de bir susuver. Hem, konu neydi ki??”

Peki, nedir onları bu kadar hızla yakan, bu denli güçlü konuşturan ve uçlara savuran? Elbette bunun sırrı Merkür’ün Güneş’e yakınlığı misali, ilim ve bilime olan uçsuz bucaksız merakları neticesinde "merkezdeki ışığa, bilgiye ve hakikate yakın" durabilmelerinde saklıdır. Işığın tam kaynağında durdukları için her şeyi ilk onlar görür, kelimeleri ilk onlar ateşler. Fakat bu baş döndürücü konum, ruhlarında duygusal darbeleri yumuşatacak kalın bir "atmosfer koruması" bırakmamıştır. İşte bu yüzden hayatı filtresiz, en uçlarda yaşarlar. Bir bakarsınız ki Güneş gören yüzleri 430 dereceye fırlamış; neşeyle fıkralar anlatıyor, yaşama sevinciyle etrafını ısıtıyorlar. Fakat sakın bu sıcaklığa aldanıp gevşemeyin! Sadece birkaç saat sonra gölgede kalan yanlarına denk gelirseniz, kendinizi -180 derecelik bir buz dağının karşısında, buz tutmuş kelimeleri çözmeye çalışırken bulabilirsiniz. Sağı solu, önü arkası belli olmayan bir hava durumudur onların kalbi, ya coşkuyla yanarsınız ya da mesafeden donarsınız.

Bazen, tıpkı etraflarında dönecek tek bir uydusu bile olmayan o yalnız Merkür gibi, bu kadar hıza, hitabete ve dehaya ayak uyduracak bir yoldaş bulamadıklarından, kalabalıklar içinde yapayalnız akıp giderler.

Ne var ki bu dalgalı, uydusuz ve değişken yapı, dışarıdan bakan sığ gözlerin sandığı gibi bir zayıflık veya "akıl hafifliği" asla değildir. Dışarıdan bakınca incecik kabuğuyla kırılgan, uçarı görünen bu insanların göğüs kafesinin altında, hacminin yüzde altmışını kaplayan devasa bir demir çekirdek gizlidir. Onlar içlerindeki o ağır, sapasağlam manyetik kütle sayesinde ayakta kalırlar. Hayatın ne kadar plansızlığı, düzensizliği, hayal kırıklığı ve serseri meteoru varsa gelir, atmosferi olmayan bu Merkürvari insanların ruhuna çarpar. Sinir sistemleri bu yüzden tecrübeden kalma irili ufaklı kraterlerle bezelidir. Fakat o demir çekirdek o kadar mukavemetlidir ki, asla yıkılmazlar. Üstelik o kraterlerin acısını bile entelektüel bir sermayeye dönüştürmeyi, her bir yarayı mantık süzgecinden geçirip hitabetleriyle birer hayat dersi olarak arşivlemeyi çok iyi bilirler.

Gelelim şu meşhur "retro" meselesine... İnsanoğlu ne zaman faturasını ödemeyi unutsa ne zaman eski sevgilisine gece yarısı pişman olacağı bir mesaj atsa ya da bilgisayarına çay dökse suçu hemen gökyüzüne fırlatır: "Ah Merkür yine retroda, bizi mahvetti!" Oysa Merkür’ün kimseyi mahvettiği de yoktur hani. Sünnetullah’ın kusursuz işleyiş düzeninde o sadece kendi şeridinde, 88 günlük nizami hızında tıkır tıkır ilerlemektedir. Sadece o hantal ve ağırkanlı Dünya (yani retro çığırtkanlığı yapan diğer sıradan ve yavaş faniler) kendi yörüngesinde Merkür’ü yakalayıp geçmeye çalışırken bir perspektif yanılgısı yaşar; Merkür’ü geri gidiyormuş gibi görür.

İşte bu sahne, aslında Merkürvari insanların dünyaya sunduğu zarif bir latifedir. Bu insanlar, o muazzam zihinsel hızları, nefes kesen hitabetleri ve çok boyutlu takip yetenekleriyle hayatta öyle bir fırtına estirirler ki, arkalarından yetişemeyip nefes nefese kalan hantal dünyalılara yılda 3-4 kez adeta bir es verirler. Onlara "Lütfediyorum, ben şimdi biraz durulmuş gibi yapayım da siz arkamdan bakarken yaşadığınız o geri vites illüzyonunda kendi hayatınızı, kaçırdığınız maillerinizi ve eski defterlerinizi bir toparlayın. Kendinizi gözden geçirin ve silkelenin" deme cömertliğini gösterirler. Retro, Merkürvari insanların etrafındaki yavaş dünyaya verdiği bir nevi zorunlu toparlanma ve hizalanma iznidir.

Ezcümle; hayat bazen çok hızlı akar, bazen bizi uç sıcaklıklarda sınar ve ruhumuzda derin kraterler açar. Düşler ülkesinin o çok zihinli ve büyüleyici kelamlı gelgit akıllıları ise karmaşanın içinde bile bize yön göstermeye devam eder.

Onların retrolarına, bir anlık parlayıp bir anlık donmalarına takılmayın. Siz de Merkürvari insanlar gibi hayatın ritmine, aynı anda birden fazla kulvarda koşarak ayak uydurmaya bakın ve ne olursa olsun, içinizdeki o demir çekirdeğin sağlamlığından ödün vermeyin.

Yazıyı Beğen :     1
Paylaş :